DOLAR 32,8248 0.04%
EURO 35,2439 -0.18%
ALTIN 2.451,13-1,53
BITCOIN 21106520,27%
Siirt
33°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Nihat Mehmetoğlu

Nihat Mehmetoğlu

03 Mart 2022 Perşembe

    MEDENİ DÜNYA DİKEN ÜSTÜNDE!

    MEDENİ DÜNYA DİKEN ÜSTÜNDE!
    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Rusya, Ukrayna’ya savaş açınca bütün dünya ayağa kalktı. Önce Amerika, peşinden Avrupa ve daha sonra bilumum dünya ülkeleri tek ses ve tek yürek oldu. Rusya’nın kural tanımaz saldırganlığı karşısında hemen herkes yekvücut oldu. Müthiş bir tepki ortaya konuldu, olağanüstü bir reaksiyon gösterildi. Dünya çapında milyonlar sokaklara döküldü, “Savaş istemiyoruz!” diyerek meydanlara aktı. Başta Amerika ve Avrupa ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede hatta Rusya’da bile savaş karşıtı gösteriler düzenlendi. Futbol sahaları, tenis kortları, şehir meydanları “Savaşa Hayır!” nidalarıyla yankılandı.


    Özellikle Amerika ve Avrupa ülkeleri tarafından en ağır yaptırımlar devreye sokuldu, en katı ambargolar uygulandı, en şiddetli tepkiler verildi, en sert kınamalar yapıldı. Ülkeler insani yardım göndermekle kalmadı, silah sevkiyatı ve hatta gönüllü olarak Rusya’nın karşısında savaşmak için bile sıraya dizildi.


    Öte yandan işgal hareketi başlatan Rusya yedi başlı ejderha gibi dört koldan kuşatıldı. Derhal yok edilmesi gereken insanlık düşmanı bir canavar gibi etrafı sarıldı; şeytanlaştırıldı, lanetlendi. Böyle bir adımı attığına atacağına pişman ettirildi, nefes alamaz hale getirildi.


    Önce sistematik yaptırımlarla finans sisteminden ihraç edildi, küresel organizasyonlardan izole edildi, sportif etkinliklerinden diskalifiye edildi, hatta maçlarda milli marşının okunması bile yasaklandı. Başta FIFA, UEFA, Olimpiyat Komitesi olmak üzere birçok spor organizasyonu tarafından saf dışı bırakıldı. Eurovision’dan bile çıkarıldı. Bugüne kadar Dünya’nın farklı ülkelerinde yaşanan dramlara sessiz kalan, mazlumların çığlıklarına kulaklarını tıkayan, Ortadoğu’da işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarına seyirci kalan Uluslararası Ceza Mahkemesi bile daha fazla tepkisiz kalamadı ve Başsavcı soruşturma için harekete geçti.


    Bütün bu hamleler karşısında neye uğradığını şaşıran koskoca Rusya Federasyonu Uluslararası arenada resmen madara oldu. Başta politik, ekonomik ve askeri alanlar olmak üzere her alanda felç edilen Rusya, koca dünyada bir başına kaldı. Hırsıyla, öfkesiyle, gözü dönmüşlüğüyle baş başa ve yapayalnız kaldı.


    Belki de dünya tarihinde ilk defa böylesi bir duyarlılık hasıl oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan insani değerler yeniden hatırlandı. Şiirlerde yazılan demokrasi can buldu, insan hayatının önemi vurgulandı, sivil can kayıplarına karşı ses yükseltildi. Doğru ya, haksız bir işgal söz konusuydu, buna sessiz kalınması beklenemezdi! Elbette ki bu saldırganlık karşısında sus pus kalınmayacaktı, ne de olsa medeniyet bunu gerektiriyordu. Bu müthiş kenetlenme sayesinde dünyanın süper gücü bile hizaya getirilebiliyordu. Amasız, fakatsız, mazeretsiz bir dayanışmadan taviz vermeyince bütün planlar alt üst olabiliyordu. Demek ki isteyince oluyordu, demek ki kanla beslenen en kudretli otoriteler bile rezil ü rüsva edilebiliyordu, demek ki en korkunç silahlar bile işlevsiz kalabiliyordu, demek ki kötülükle mücadele edilebiliyordu.


    Fakat heyhat! Gel gör ki bugüne kadar hiç böyle olmamıştı. Tanıdığımız dünya bu değildi. Bugüne kadar dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen ve yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan savaşlar karşısında kafasını kuma gömüp görmezden gelen, kılını kıpırdatmayan, yalnızca kınamakla yetinen ‘büyük devletler’ neden bugün rahatsız oldu? Dünyanın yarısı kan ve gözyaşı içinde kıvranırken kendileri bir masal dünyasındaymış gibi mışıl mışıl uyuyan Amerika ve Avrupa ülkelerinin yani sözüm ona ‘Medeni Dünya’nın uykusu neden kaçtı? ‘Bir damla petrol bir damla insan kanından daha kıymetlidir’ diyen, türlü entrikalarla suni örgütleri sahaya sürerek insanların hayatını cehenneme çeviren bu ‘savaş organizatörleri’ ne oldu da bugün birer ‘barış meleği’ne döndü? Nasıl oldu da birden bire bütün dünya bu haksız işgal karşısında aynı pozisyonu aldı?


    Doğru ya, burası Afganistan değildi, hele ki Irak, Suriye, Filistin, Libya, Tunus, Yemen, Sudan hiç değildi… Burası Avrupa’ydı, yani ‘Medeni Dünya’ydı!’ Zaten kendileri de üstüne basa basa bunu ifade etmediler mi? Gazeteciler ve siyasiler savaşın ilk gününden itibaren bu ayrımcı tutumu sözleriyle açığa vurmadılar mı?


    Ukrayna Başsavcı Yardımcısı David Sakvarelidze: “Bu benim için çok duygusal, çünkü mavi gözlü ve sarışın Avrupalıların her gün Putin’in füzeleri tarafından öldürüldüğünü görüyorum.” BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, ağlamaklı bir sesle savaşı durdurması için adeta Rusya’ya yalvarıyor: “Başkan Putin insanlık adına askerlerinizi geri çekin. İnsanlık adına lütfen Avrupa’da yüzyılın en büyük savaşını başlatmayın. Bu hem Ukrayna için hem Rusya için trajik olur ve şu anda öneremeyeceğimiz bir etkiye yol açar. Bu görev sürem boyunca yaşadığım en üzücü an.” Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen “Ukrayna bize ait, bizden biri ve onları aramızda görmek istiyoruz. Bir kez daha Avrupa’nın merkezinde masum kadınlar, erkekler ve çocuklar ölüyor ya da hayatlarından endişe ediyor. Bu karanlık zamanlarda Avrupa Birliği ve halkı Ukrayna’nın yanındadır.” Diyor. Yine uluslararası mecrada tanınmış pek çok haber kanalında gazeteciler ve yorumcular tarafından aşağıdaki sözler sarf ediliyor: “Ama burası Irak veya Afganistan gibi on yıllardır çatışma bölgesi olarak görülen yerler değil.”, “21. Yüzyıldayız, bir Avrupa şehrindeyiz, ama sanki Irak ya da Afganistan’daymışız gibi seyir füzesi ateşimiz var. Hayal edebiliyor musunuz?”, “Burası gelişmekte olan bir üçüncü dünya ülkesi değil, burası Avrupa!”


    Peki bu çifte standart niyeydi? Yani kara gözlü, esmer çocukların günahı neydi? Onların ülkelerine savaş manzaraları reva görülürken neden Amerika ve Avrupa ülkelerine toz kondurulmuyordu? Çünkü diğer ülkelerde meydana gelen kaosun faili bizzat kendileriydi, çünkü savaş çarkını çeviren onlardı. Çünkü dünyanın geriye kalan ülkelerini refah ve mutlulukları için sadece birer araç olarak görüyorlardı. Çünkü onlara göre Amerika ve Avrupa dışında kalan dünya medeni değildi! Bu yüzden savaş, yoksulluk ve sefalet onların kaderiydi!


    Bütün bu ayrımcı, bu ötekileştirici, bu bencil ve gayriinsani tutumu bir kenara bırakıp ırk, din, dil, renk, cinsiyet, mezhep ve bütün farklılıkları bir zenginlik addederek yeryüzünde yaşayan bütün insanlara aynı acıma duygusuyla yaklaşabilen, aynı duyarlılıkla eğilen ve dolaysıyla aynı olaylara aynı reaksiyonları gösterebilen bir dünya toplumu haline gelmeliyiz.


    Rusya-Ukrayna savaşı hepimiz için bir ders, bir ibret vesikası olarak önümüzde dururken bundan sonra yaşanabilecek haksız, hukuksuz girişimler karşısında bu kolektif tutumu ve bu evrensel vicdanı diri tutmalıyız. Böylece Dünya düzenini bozan, demokratik kazanımları hiçe sayan, bir yerleri işgal etmek için türlü bahaneler üreten, ülkelerin bağımsızlığına göz diken bütün emperyalist güçler, bütün savaş baronları ve bütün barış düşmanlarına karşı caydırıcılık gücü kullanılmalı ve onlara karşı ortak bir tavır alınmalıdır. İşte o zaman “Medeni Dünya” sıfatı hak edilmiş olur.

    NİHAT MEHMETOĞLU

    Devamını Oku

    ŞEHİRLERİN KİMLİĞİ

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir şehre yolumuz düştüğünde bir kaşif edasıyla inceler dururuz her nesneyi.
    İçimizden biraz daha lirik olanlar bir sanatkar hassasiyetiyle eğilir belki.
    Bir baştan bir başa gezer dururuz coşkun sokaklarını, caddelerini, meydanlarını
    Ve çocukların sevinç çığlıklarıyla inleyen parklarını.
    Gördüklerimiz ve duyduklarımız hislerimizin aynası oluverir.
    Böylece zihnimizde derin izler bırakır, adım attığımız her yer.

    Oysa bir kimliği vardır her şehrin, tıpkı insanlar gibi.
    Onları var eden, onları tarif eden birer hüviyetleri…
    Kimi şirin mi şirin, kimi çatık kaşlı, asabi…
    Kimi öksüz bir virane, kimi öteden beri şahane…
    Kimi muntazam, iğneden ipliğe, sade…
    Kimi olabildiğince pejmürde…
    Kiminde hüzün kol gezer, kiminde şenlik perde perde..
    Kiminin gönlü yaralı, kiminin başında karalar bağlı…
    Kimi gelinlik içinde saf, kiminin saçlarında beyaz…
    Kimi yorgan gibi insanı sarıp sarmalar,
    Kimi yüreğinden yaralar…

    Her şehrin bir kalbi vardır mesela, kiminin buruktur.
    Bir şarkısı, bir rengi, bir de tadı vardır, kiminin doyumsuzdur.
    Her şehrin bir mazisi vardır, kimi tepeden tırnağa tarihtir.
    Bir kültürü vardır, kimi ayine-i medeniyettir.
    Ve her şehrin bir dili vardır, kiminin sade muhabbettir.
    Toz toprak içinde olsa da evlatları için bir cennettir.

    İşte bu yüzden “Ana gibi yar, vatan gibi diyar olmaz”,
    İşte bu yüzden bülbülü altın kafese koymuşlar, “vatanım, vatanım…” diye inlemiş.
    İşte bu yüzden şair, “Memleket İsterim!” demiş.

    Devamını Oku

    MÜLKÜN TEMELİ

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    “Dünyadaki en özel ve en anlamlı duygu hangisidir?” diye sorarsanız, hiç tereddüt etmeden: “Adalet duygusudur.” derim.

    Çünkü adalet bir ferdin değil, bütün toplumun menfaati demektir. Çünkü adalet akan gözyaşlarını dindirmektir. Çünkü adalet yaralara merhem sürmektir. Çünkü adalet saadettir, selamettir. Çünkü adalet, herkese hakkettiğini vermektir.

    Adaletin olduğu yerde çalışmaya, muvaffakiyete ve kabiliyete inanç vardır. Emeğe saygı, çabaya güven, yaşamaya arzu vardır. Sevgi ve paylaşım vardır. Herkesin yüzünde tebessüm, kalbinde memnuniyet vardır. Adaletle tahkim edilen yer; kıskançlıktan uzak, huzursuzluktan münezzeh ve isyandan berîdir.

    Bir babanın çocukları arasında, bir amirin memurları arasında ve bir yöneticinin halkı arasında adalet tesis etmeyi başarması, o yeri cennetten bir köşeye çevirmesi demektir.

    Buna mukabil, adaletin mumla arandığı yerde ise bencillik, öfke ve nefret muhakkaktır. Herkeste isteksizlik, her yerde iştahsızlık, her şeyde bıkkınlık vardır. Çalışmaya, muvaffakiyete ve kabiliyete güvensizlik kaçınılmazdır. Kanatlar kırık, yüzler çatık, gönüller buruktur.

    İşte sırf bu sebeple…

    Her ne pahasına olursa olsun ve neye mal olursa olsun, adaleti muhabbet ve menfaatten üstün tutmalıyız.

    Sevdiklerimizin aleyhine, sevmediklerimizin lehine de olsa adaleti gözetmeli; hislerimize, heva ve heveslerimize kurban etmemeli, böylece kendi şahsi hesaplarımızın tuzağına düşmemeliyiz. Canımızı acıtsa da içimizi yaksa da hakkaniyetle hareket etmeli, bunun için bir an bile tereddüt etmemeliyiz. Zira yarın, canımız acımasın diye yıktığımız adaletin enkazı altında can çekişebileceğimizi unutmamalıyız. Çünkü adaletle abad olmayan yapılar en kısa zamanda çürüyüp bozulur ve en sonunda yıkılır.

    Bu yüzden adalet sadece mülkün değil, aynı zamanda selametin ve sükûnetin de temeli ve teminatıdır.

    Devamını Oku

    ZİHİNSEL KÖLELİK

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    19 Haziran 1862’de Amerika’da bedensel kölelik resmen kaldırıldı. Ancak zihinsel kölelik tüm dünyada var olmaya devam etti. Sistemli ve programlı bir biçimde insanların beyni kafeslere hapsedildi. Eskiden elleri, ayakları zincirlenmiş; hürriyetleri ellerinden alınmış köleler vardı. En temel yaşamsal hakları dahi yoktu. Şimdi ise elleri ve ayakları serbest, sonuna kadar hür olduklarını zanneden, zihinleri zincirlenmiş; kalpleri prangalanmış; nereye gittiği, ne yaptığı, amacı ve hedefi belirsiz, idealsiz, sessiz, renksiz, kokusuz yığınlar kol geziyor. Birey olarak muamele gören insanlar artık yığın, kitle gibi istatiksel verilerle tanımlanıyor ve öylece muhatap alınıyor.

    Söz gelimi günümüzde yediden yetmişe, beşikteki bebekten bastonlu dedeye, nineye kadar hepimiz, sosyal medya denilen girdabın içinde tutsak bir yaşam sürüyoruz. Boğuluyoruz, farkında değiliz. Can çekişiyoruz fakat hissetmiyoruz. Çünkü hislerimiz de esaret altında. Bu öyle bir şey ki yalnızca gözlerimizi bağlamakla kalmıyor, aynı zamanda kulaklarımızı tıkıyor ve hatta ellerimizi ve ayaklarımızı dahi kilitliyor. Üstelik kalplerimize ve beyinlerimize de gem vuruyor. Yani aslında bizi hayattan, sevdiklerimizden, etrafımızdaki tüm güzelliklerden koparıyor. Bizi gözümüzün önündeki doğal zenginliklerden soyutlayıp, sahte ve düzmece olan, “sanal” denilen sürreal bir alem ile oyalıyor. Bunu yaparken neyimizi elimizden almıyor ki! Zamanımızı çalıyor bizden. Duygularımızı, düşüncelerimizi, hayallerimizi, yaratıcılığımızı kısacası bizi biz eden tüm hususiyetlerimizi bir fırtına gibi üfleyip uçuruyor avuçlarımızdan…

    Zamanın birinde kral, sarayını dolaşmak isteyen birine içi yağ dolu bir kaşığı ağzına koyup yağı dökmemek şartıyla gezmesine izin vermiş. Adam, kaşığın içindeki yağa öylesine dikkatle bakmış ki hiç dökmeden sarayın etrafını dolaşıp kralın huzuruna çıkmış. Kral, “peki.” Demiş. “Bana sarayda gördüğün güzellikleri anlat şimdi”. Adam, kaşığın içindeki yağa odaklandığı için hiçbir şey görmediğini söylemiş. İşte bizim de kaşığımız telefon, yağımız sosyal medya. Elimizden bir türlü düşürmüyoruz. Düşürmemeye gayret ediyoruz ancak farkında olmadığımız bir şey var: Etrafımızdaki hayatı es geçiyoruz. Görmüyoruz. Dokunmuyoruz. Düşünmüyoruz. Kendi küçük dünyamızın kör pencerelerinde kaybolup gidiyoruz. Yani eriyoruz. Ve yolun sonuna vardığımızda elde avuçta hiçbir şey bulamıyoruz.

    Peki bu yıkıcılığın etkisinden kurtulmanın çaresi yok mu? Elbette ki var: Kitap. Evet; motoru, telefonu, televizyonu, interneti, uçağı icat eden zeka; sosyal medyada çırpınan değil, kitap okuyan, düşünen, sorgulayan zekadır. Sorgulamayan, okumayan, düşünmeyen insan kör, sağır ve dilsizdir. Zira köle yalnızca bedensel değil, aynı zamanda zihinsel olarak ele geçirilmiş insandır.

    Devamını Oku

    CEHALETİN BEDELİ

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    “Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız, cehaletin bedelini hesaplayın.” diyen Sokrates haksız değil. Peki, bir insanın eğitimini bu kadar önemli kılan nedir? Bir toplumun eğitimi neden böylesine hayati önem arz ediyor? İşte bunu anlamak için gelin cehaletin bedelini birlikte hesaplayalım. Eğitimsiz bir toplumun nelere mahkum olabileceğini, hangi felaketlere maruz kalabileceğini, ne gibi acılara gark olabileceğini düşünelim.

    Kuran’ın ilk emri “Oku!” iken, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Diye eğitimin önemini vurgularken, Hz. Muhammed on müslümana okuma yazma öğretmeleri karşılığında esirleri azat etmeyi vaat ederken, Hz. Ali kendisine bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum diye feryat ederken, çocuklarımızın hangi okulda, hangi sınıfta olduklarını bile bilmemek olacak iş mi?

    Daha da ötesi 21. yüzyılda çocuğunu okula göndermeyen velilerin var olduğunu görmek ne acı! Ne büyük bir zulüm, düşünsenize! Evet, bir kişinin eğitimine engel olmak, onu medeniyetin nimetlerinden mahrum bırakmak, ona yapılabilecek en ağır zulüm değil de nedir? Hele ki bu bir baba, bu bir anne ise!

    Oysa eğitim insanın, toplumun kolu kanadıdır. Her şeyini yitirirken eldeki avuçtaki son umududur eğitim. Işıktır. Aydınlıktır. Çaresizlik anında çaredir. Çıkmaz sokakların çıkar yoludur. Eğitim geleceğimizin güvencesidir. Ayakta kalmak isteyen toplumlar için en sağlam temeldir. Eğitim mühendisliktir, sanattır, sıhhattır, saadettir, sulhtur, sevgidir. Eğitimin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır. Tıpkı mürekkebin akmadığı yerde, kan ve gözyaşının aktığı gibi.

    Dünyada en huzurlu, en mutlu, en müreffeh ülkeler eğitim seviyesi en yüksek olan ülkeler iken; en sefil, en yoksul, en muzdarip ülkelerin eğitim seviyesi en düşük ülkeler olduğunu bilmek için alim olmaya gerek yok. Kendilerini eğitemeyenler, medeniyet yarışında diskalifiye olurlar. Dünya tarihinde bu trajik sahneye kimi zaman Batı kimi zaman da Doğu şahit olmuştur. Dün skolastik düşüncenin Batı’ya yaşattığı acıları, bugün Doğu’ya taassubun keskin dişleri yaşatıyor.

    Teknolojinin dünyamızın dört bir yanını sarıp sarmaladığı bir çağda; tekniğin, bilginin böylesine hayatımızın her alanını ele geçirdiği, iletişimin sınırları zorladığı bir zamanda; bir tüccarın, bir şoförün, bir öğrencinin, bir memurun, bir esnafın işinin hakkını verebilmesi için teknolojiden, bilgiden, eğitimden uzak kalma lüksü artık olamaz.

    Çok değil, bundan 30-40 yıl önce okuma yazma bilenin mumla arandığı memleketimizde, bugün hakim, savcı, başsavcı, kaymakam, polis, subay, doktor, avukat, akademisyen, öğretmen olan nice evlatlarımızın olduğu günleri yaşıyoruz. Köylerde mektup okumak için köşe bucak aranılan bir mekteplinin aksine bugün, her köyümüzde yüzlerce çocuk geleceğimize umut oluyor. Fakat bütün bunlar yeterli mi? Elbette ki hayır.

    Hz. Nuh’un kendisine inanan bir avuç insanı tufandan kurtardığı gibi, bizim de cehalet dalgalarından kaçıp, bir kurtuluş gemisine biner gibi hep beraber istikbalimize, yepyeni ufuklara, engin okyanuslara yelken açmamız lazım. Ayağımıza takılan prangaları sökmemiz, bize biçilen kefeni yırtmamız, zincirlerimizi kırmamız gerekir. Bugünden tezi yok, silkelenmeliyiz!

    Her sene üniversite sınavlarında son sıralarda olmak, kaderimiz olmamalı. Bu memleket bu mahcubiyeti hakkediyor mu? Dünya tarihinin en önemli bilim adamlarından biri olan İbrahim Hakkı Hazretlerinin torunları, daha ulvi mertebelere şayan değil mi? Ulusal ve hatta uluslararası alanda gururla ve övgüyle bahsedebileceğimiz, göğsümüzü kabartacak nice yazarlara, şairlere, müzisyenlere, bilim insanlarına, iş adamlarına, varlığını milletine ve memleketine adamış başarılı evlatlara ihtiyacımız var. Neden tıpkı ülkemizin gururu olan Aziz Sancar gibi Nobel ödüllü bir değerimiz olmasın?

    Haydi o halde! Geleceğimizi aydınlatmak için her evde bir mum yakalım. Unutmayalım ki her şey bizi terk edip gittiğinde bize yol gösterecek olan şey, elimizde kalacak bir meşaledir. Ne zaman ki eğitim güzel memleketimizin her evinde, her sofrasında, her sohbetinde en önemli gündem, en değerli konu haline gelirse, işte o zaman gelecek için umutlanabiliriz.

    Çünkü eğitimsiz bir insan yanılmaya, eğitimsiz bir ordu yenilmeye, eğitimsiz bir aile dağılmaya, eğitimsiz bir zanaat bitmeye, eğitimsiz bir toplum çökmeye, eğitimsiz her girişim ise başarısız olmaya mahkumdur. İşte bu yüzden cehaletin bedeli ağır, eğitimin önemi büyüktür.

    Devamını Oku